Ana sayfa Finans Haberleri İnovasyonun Ticarileşmesi: İsrail Bir İşler Karıştırıyor

İnovasyonun Ticarileşmesi: İsrail Bir İşler Karıştırıyor

436
2

İnovasyonun Ticarileşmesi:

İsrail Bir İşler Karıştırıyor…

1980’lerde başlayan, 1990’lı yıllarla birlikte yaygınlaşan küreselleşme olgusu, birçok alanda olduğu gibi Araştırma-Geliştirme konusunda da ülkelerde yadsınamaz gelişmelere yol açtı. Küreselleşme süreciyle birlikte artan rekabet ortamına dayalı olarak, Araştırma-Geliştirme faaliyetleri sonucu yaratılan bilgi, teknolojik yenilik gibi değerler özellikle internet’in de gelişmesiyle birlikte daha kolay yayılmaya başladı.

Günümüzde ülke ekonomilerinin verimlilik düzeylerini artırmak, üretim yapılarını istikrarlı bir ekonomik büyümeye kavuşturabilmek ve refah artışı sağlayabilmek açısından teknolojik yenilik faaliyetleri büyük önem arz etmektedir. Bu çerçevede, dünyada Araştırma-Geliştirme ve inovasyon faaliyetlerine yönelim ivme kazanıyor. Ülkelerin daha az kaynakla, daha fazla katma değer yaratma çabası içerisinde olduklarının artık su götürmez bir gerçek olduğu günümüzde, yapılan araştırmalar inovasyonun işgücü ve toplam faktör verimliliği üzerinde olumlu etkide bulunduğunu ve refah düzeyinin artmasına katkı sağladığını gösteriyor. Ar-Ge harcamaları ise inovasyon açısından gerekli olan başat aktör olarak değerlendiriliyor.

2017 yılı itibariyle dünyanın en büyük 10 ekonomisinin, dünyadaki toplam Ar-Ge harcamalarının yüzde 81’ini yaptığını görüyoruz. Bu miktarın 2 Trilyon USD olduğunu düşündüğümüzde bu ülkelerin neden en büyük ekonomiler olduklarıyla ilişkili de bir çıkarım yapabiliyoruz. Hülasa, en sonda söylenmesi gerekeni işin başında söylemekte fayda var.

Evet, ekonomik zenginliğe giden yol araştırıp geliştirmekten geçmektedir. Peki bunun verimliliğini artırmak mümkün mü?

Dünya genelinde Ar-Ge ve inovasyon faaliyetlerinde, özellikle Çin başta olmak üzere Asya ülkelerinin gelişimi dikkat çekiyor. Şöyle ki, 2017 yılı rakamlarıyla  Çin’de Ar&Ge harcamaları yıllık yüzde 7 ile Avrupa ve ABD’den daha büyük adımlarla artıyor. Bu da dünyanın merkezinin Asya-Pasifik’e kayması için uygun ortamı oluşturuyor ki, bu başka bir yazının konusu olmaya değer.  Öyleyse Ar-Ge harcamaları yalnızca tek başına bir ülkenin yenilik kapasitesini gösterir mi?

 

Türkiye, Güney Kore ve İsrail Ar-Ge harcamaları…

 

Teknolojik dönüşüm, sadece üretim yöntemlerini değiştirmedi, hayatımızın her alanını sessizce ve derinden etkiledi. Etkilemeye devam etmesi için de ortam gayet müsait. Ar-Ge ve iş modellerinden şirket davranışlarına, bireysel tercihlerden idari yapılara kadar her konuda değişime sebep oldu. Avrupa, Amerika’dan daha fazla Ar-Ge yatırımı yaptığını ancak geri dönüşünün verimsizliğini gördüğü yıllarda, inovasyonun ticarileştirilmesinin de en az gerçekleştirilmesi kadar önemli olduğunun farkına vardı.

Avrupa paradoksu olarak da adlandırılan bu olay, yeniliğin sadece Ar-Ge’den ibaret olmadığını açıkça gözler önüne sermesine rağmen bazı ülkeler bunun öneminin henüz yeterince farkında değiller. 35 yıl önce Türkiye ile benzer ve başa baş bir ekonomik yapıya sahip olduğu için sıklıkla karşılaştırdığımız Güney Kore de bu alandaki başarısı ile ön plana çıkıyor. Yalnız daha yakınımızdaki bir başka başarılı örneği ise gözden kaçırıyoruz. Yukarıdaki grafikte her ne kadar İsrail, Güney Kore ve Türkiye’ye yer vermiş olsam da, bu yazının odağı aslında İsrail. Konu Ar-Ge olduğunda İsrail’in de son yıllarda yaptığı yatırımlar neticesinde dünyanın sayılı ve Orta Doğu’nun en önemli teknoloji geliştirme tesislerine ev sahipliği yaptığına değinmeden geçmek olmaz. Öyle ki, ülke yaptığı teknoloji yatırımlarının ve bürokratik dönüşüme ek olarak gerçekleştirdiği girişimcilik merkezi olma hedefi sayesinde 2007 yılında Güney Kore ile aynı kişi başına ortalama gelire sahip iken, 2017 yılı itibarıyla Güney Kore’den yüzde 35 daha yüksek kişi başına ortalama gelire sahip oldu. Yani İsrail teknolojiyi, girişimcilikle perçinleyerek Ar-Ge’ya ayırdığı beşeri ve mali kaynakların etkisini artırdı.

İsrail, 70 yıllık bir ülke olarak kurulduğu günden bu yana olağanüstü hal yaşıyor. Fakat 2000’li yılların ortalarından itibaren yatırımlarını teknoloji şirketleri üzerine kaydırarak bugün yaklaşık 5.500 adet kayıtlı start-up sahibi oldu. Aynı zamanda dünyada start-up tanımını ilk yapan ülkelerden birisi, ek olarak da en net tanımlamayı yapan ülke konumunda. Komşuluk ve ticari ilişkilerindeki bozukluk, ülkeyi kendi içinde başarılı olmaya sevk etmiş durumda. Bu yıllardır böyle geliyor. Çocuklar, daha ilk öğrencilik yıllarından itibaren ülkeleri adına üretmeye ve düşünmeye sevk edilirken aileler ise bu çocuklara toplumları adına yararlı işler yapmalarını salık veriyor. Bu durum ise başlı başına bir girişimci millet yaratıyor. 2009 yılında, krizin iyiden iyiye tüm dünyada hissedildiği dönemde bir kitap yazıldı. Dan Senor ve Saul Singer isimli yazarlar tarafından kaleme alınan bu kitapta (Start-up Nation: The Story of Israel’s Economic Miracle) o zamanlarda 60 yaşında bir devlet olan ülkenin nasıl olup da 7 milyonluk nüfusu ile ABD’de teknoloji şirketlerinin işlem gördüğü NASDAQ’da işlem gören 69 şirket çıkardığını sorguluyor. Cevabı ise basit…

Teknolojiyi girişimcilikle harmanlamak

 

 

Kitapta aslında o zamanlar için İsrail’in sahip olduğu büyük şirket sayısının az olduğuna atıfta bulunuluyor. 2017 yılında iki, 2018 yılında ise dört unicorn sahibi olan ülke için 2019 yılı beklentisi inanılmaz bir boyuta ulaşmış durumda. Kurumsallaşma mı zenginleşmeyi getirir yoksa zenginleşme mi kurumsallaşmayı getirir ikilemi bir kenara dursun, bugün İsrail’de tam 21 start-up 2019 yılında unicorn olması muhtemel şirketler olarak yazılıp çiziliyor. Şirket kurma kültürünü liselere, kodlama derslerini ise ilköğretime kadar indiren bir ülke için fazla sürpriz olmasa da, oraya dışarıdan bakan bizler için son derece şaşırtıcı bir ilerleme.

Gelelim yazının Ar-Ge’den bahsettiğimiz ilk kısmına ve soralım, peki sadece beşeri sermaye yatırımıyla bu başarı sağlanıyor mu? OECD ülkeleri içerisinde Ar-Ge’ye en çok para harcayan ülke İsrail. Her yıl toplam GSYH’nın yaklaşık yüzde 4,3’ünü Ar-Ge’ye harcıyor. Yani hükümet teşvikleri sayesinde zaten güçlü bir şekilde Ar-Ge ile yoğurulan genç firmalar, uluslararası yatırımlar ve yatırımcılara sağlanan vergi avantajları ile bugün herhangi bir ülkeden farklı olarak bir anda meyve vermeye başlıyorlar. İşin başında söylediğim hülasayı tekrarlamakta fayda var; Evet, ekonomik zenginliğe giden yol araştırıp geliştirmektedir. Bunun verimliliğini artırmak ise tüm bu faaliyetler sonucunda ortaya çıkan bilgiyi ticarileştirebilmekten geçmektedir. Türkiye’nin teknoparklarını, firmalarını Ar-Ge’ye odaklarken,  dünya ortalamasının altındaki bu harcamalarını, ortaya çıkan inovasyonu ticarileştirerek çarpan etkisi elde etmesi mümkün. Bu da dünyanın her tarafına “Türkiye’de üretilmiştir” etiketli mallarımızı satabilmenin asli adımını atmamızın mümkün olduğu anlamına gelir.

 

 

2 YORUMLAR

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap
Please enter your name here