Ana sayfa Finans Haberleri Dolar Neden Yükseldi? Dolar Nasıl Düşer?

Dolar Neden Yükseldi? Dolar Nasıl Düşer?

3255
0

Dolar Neden Yükseldi, Dolar Nasıl Düşer?

Döviz fiyatlarının ani artışı ve kurdaki dalgalanmaların sürekli devam etmesi, ekonomideki hareketliliğin de devam etmesine neden oluyor. Türkiye’nin, yer aldığı gelişmekte olan ekonomiler arasında negatif ayrışıyor olması, yani dolar kurundaki aşırı yükseliş trendi, kur hareketlerinin daha çok iç faktörlerden kaynaklandığını kanıtlar nitelikte.

Bol para dönemi, yani İngilizcesiyle Quantitative Easing (QE) 2013 yılının mayıs ayında dönemin FED Başkanı Bernanke’nin yaptığı o meşhur açıklama ile yavaş yavaş sona erdi. Yumuşak bir geçiş döneminin ardından Mayıs 2015’te alınan karar ile FED, 10 yıl aradan sonra ilk faiz artışını gerçekleştirmiş oldu. 0,25-0,50 bandındaki faizlerin ilk defa artışıyla başlayan süreçte son olarak Haziran 2018’de yapılan artış sonucunda ABD’de faizler 1,75-2,00 seviyesine yükseldi. Bu geçiş sürecini iyi yöneten ülkeler bugün kur intibakı problemi yaşamadan, ABD’nin yaptığı artırımlara paralel bir şekilde faizleriyle oynayarak kurlarını koruyabildiler. Fakat Türkiye’nin de içinde bulunduğu bazı ülkelerde, ABD’nin yaptığı faiz artışları yerli para birimlerinde son derece ciddi erimeye neden oldu.

Son yıllarda yaşanan erime neticesinde ise Uluslararası Para Fonu (IMF) ile stand-by anlaşmasını imzalayan ilk ülke Arjantin oldu. Ülkenin para biriminin 7 ayda dolar karşısında yüzde 30 civarında değer kaybetmesi üzerine gidilen seri faiz artışları kur şokunu durdurmaya yetmedi. Neticesinde ülke 50 milyar dolar krediyi ihtiva eden 3 yıllık stand-by anlaşmasını imzalamak durumunda kaldı. Dalgalı döviz kuru rejimini uygulayan ülkeler arasında Arjantin’den sonra döviz kurunda son 7 ayda en büyük değer kaybı yaşayan ülke ise Türkiye oldu.

Türkiye bol paradan, kıt paraya geçilen birkaç yıllık süreçte neredeyse her yıl yaşadığı seçimler, belirsizlik ve yürüttüğü operasyonlar neticesinde ekonomiye dönemedi. Seçimi aşıp geçimi gündeme alamadı.

Kaynak: Tradingeconomics

2007 yılında sona eren güçlü ekonomiye geçiş programının yerine tutmayan Orta Vadeli Programlar (OVP) hazırlayan Türkiye, özellikle son 5 aylık dönemde yaptığı seri faiz artışlarıyla kuru dengelemeye çalışsa da, geçen yıl gevşetilen maliye politikası ve erken seçim öncesi yaşanan enflasyonist kur artışı neticesinde reel faizleri yükseltme konusunda başarılı olamadı.

Kaynak: Investing

Bir hastalık nedeniyle gidilen doktor reçeteyi elinize tutuşturduktan sonra bir hafta içinde tekrar muayene olmaya gelmemizi ister. TCMB’nin artan enflasyona paralel eden bir şekilde faiz artırıma gittiği açık. Her geçen gün artan döviz kurları da herkesin malumu olduğuna göre demek ki hastaya yanlış tedavi uygulanıyor. Hastada iyileşme sağlanmadığı için de durum gittikçe kötüye gidiyor. Şirket bilançoları eriyor, artan borç yapılandırma başvuruları banka bilançolarını tüketiyor. Bu durumda bankalar 3 Ağustos itibarıyla TCMB tarafından ortalama yüzde 25’e yükseldiği açıklanan ticari kredileri almaya hevesli olan son üç beş kişiye satacak para bulma zorluğu yaşıyorlar. Sonucunda ise ekonominin günahıyla sevabıyla yavaşladığı bir döneme adım atılıyor.

Doğru tedaviyi bulmak: Öldürmeyen Acı Güçlendirir

Borçlarını ödeyemeyen şirketlerin aksine, ülkeler batmazlar ancak zora girerler. Türkiye çok büyük ve dinamik bir ülkedir. Batmaz. Yoluna yine devam eder. 1994 ve 2001 yıllarında da döviz kurlarında kısa zamanda 2,5 kat artış yaşandı. Zira ülkelerin ellerinde hükümranlık ve tekel faaliyetleri ile vergi gibi hükümranlıktan gelen imtiyazları vardır. Türkiye’de yaşanan 5 ayda yaşanan 500 baz puanlık faiz artışına hala kur şokuyla karşılaşıyorsak bunun çözümünü maliye politikası temelli yöntemlerde aramak gerekir. Nedir? Kur-Enflasyon-Faiz sarmalında bütçede dengeyi tesis etmek. 2017 yılının ilk yarısında 25,2 milyar TL olan bütçe açığının bu yılın aynı döneminde 46,1 milyar TL’ye ulaşması, kurda dengeyi sağlamak açısından çözüme nereden başlanması gerektiğine dair ilk ipucunu veriyor. Zira kamu daha az borçlanma gereksinimine girerek özel sektöre yatırımlarını yapabilmek için daha fazla kaynak bırakabilir.

İkinci olarak ise referandumdan beri dış politikada süregelen itişip kakışma döneminin sona ermesi gerekmektedir. Doğrudan yatırımcıların ana gövdesini oluşturan Avrupa Birliği dolayısıyla Avrupalı yatırımcılar ile güven sorunu yaşandığı göz önüne alınırsa bu kalem şu aşamada iç açıcı durumda değil. AB’nin hibelerini sınırlaması sembolik bir hamle de olsa Avrupalı yatırımcıların gözünde prestij açısından olumsuz bir gidişat olarak algılanıyor.

Kaynak: TCMB

Dış politikada yaşanan belirsizlikler neticesinde ise ne kadar faiz verirsek verelim eskisi kadar portföy yatırımı çekemediğimiz gibi bir de üzerine en makbul döviz girdisi olarak kabul edilen doğrudan yatırımlardaki azalış eklendiğinde cari açığın finansmanı zorlaşıyor. Zorluk arttıkça da Türkiye’nin temerrüde düşme göstergesi CDS’leri artacak, lira değer kaybetmeye devam edecek. Öyleyse çözümün ikinci adımı, 2018 yılında rekora koşan cari açığın azaltılmasından geçmektedir. Cari açığın azaltılmasının da en basit yolu ithalatı zorlaştırmaktan değil ihracatı artırma… Çünkü sanılanın aksine Türkiye’nin ithalatı fazla değildir; ancak ihracatı ekonomisine kıyasla çok düşük. Bu nedenle Türkiye’de turizme nitelik kazandırmak ve orta vadede ihracat menzilini genişletmek cari açığı düşürmek için yeterli olur.

Reçetedeki belki de en önemli adım ise istihdamı sağlayan, devletin harcamalarını azaltacağı bir dönemde yatırımlarını sürdürmeye teşvik edilmesi gereken özel sektörün korunmasıdır. Türkiye’nin yaşadığı krizlerin aksine, kur şoku nedeniyle yıprandığımız şu günlerde kamu borcu çok düşük seviyede. Oysaki önümüzdeki 12 ay içerisinde 100 milyar dolar dış borç ödemesi olan özel sektörün borçluluğu 2015 yılının ilk çeyreğinden beri en yüksek seviyeye ulaştı. O zaman henüz faiz artışları başlamamıştı. Türkiye’de o günlerde 1 TL ile 40 cent alınabiliyordu ve sermaye evine dönmeye başlamamıştı. Şimdi ise durum farklı. 1 TL ile 15 cent alınabiliyor ve ortalıkta Türkiye’nin de içinde olduğu gelişmekte olan ülkelere borç vermeye hevesli pek fazla kişi yok. Hal böyle olunca da özel sektörün korunması için ivedilikle 1997 krizinde Güney Kore ve Tayland’ın yaptığına benzer şekilde banka bilançolarını destekleyecek şekilde piyasa faizinin üzerinde bir faizle devletin bankalara tahvil satması ve tahvil getirilerinin ağırlıkla borç yapılandırılmalarında kullanılmasının kontrol edilmesi gerekmektedir. Elbette bunun için özel sektörü Uluslararası Finansal Raporlama Standartları’na (UFRS) yönlendirip Birleşme ve Devralma (M&A) işlemlerini Türkiye’de yeniden uluslararası yatırımcılar için cazip kılacak ve kredi yapılandırmalarını kontrol edecek bir yapısal reforma ihtiyaç duyulacaktır.

Bugün Türkiye’nin geldiği noktada hiçbir şey için geç kalınmış değil. Kuru yatay kılmak, devalüasyon kelimesini lügatımızdan yeniden kaldırmak için faiz lobisi ya da dış mihrak bahanesi temeli kapitalizme dayanan küresel ekonomik sistemin gerçeklerinden uzak romantik tepkilerden sakınmak taraflı tarafsız herkes için ilk eylem olmalıdır. Çünkü ortada 2008 sonrası ABD’nin parasal genişlemesinin yarısından fazlasını kasalarına koyan devasa bankaların olduğu gerçek olsa da, işi paradan para kazanmak olan bu kurumlara, zayıf gördükleri ülkelerde ani sermaye hareketleri sonucu şok yaratıp para kazandıkları için öfkelenmek sonucu değiştirmeyecektir.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap
Please enter your name here